Doğru Problemi Bulmak Üzerine
Bazen bir cümle, uzun uzun anlatmaya çalıştığımız bir gerçeği tek başına özetler. Son dönemde en çok düşündüren konulardan biri de iş dünyasında başarının neye bağlı olduğu. Uzun yıllar boyunca “iyi yapmak”, “doğru yapmak” ve “mükemmel yapmak” üzerine kurulu bir anlayışla ilerledik. Oysa bugün fark ettiğimiz şey şu: asıl mesele nasıl yaptığımız değil, neyi yapmayı seçtiğimiz.
Sahada geçirilen yıllar insana bazı gerçekleri çok net gösteriyor. Bir problem ortaya çıktığında, çoğu ekip hızla çözüm üretmeye odaklanıyor. Toplantılar yapılıyor, planlar hazırlanıyor, sistemler kuruluyor. Herkes bir şeyleri düzeltmeye çalışıyor. Ancak çoğu zaman gözden kaçan kritik bir nokta var: Çözülen şey gerçekten doğru problem mi?
Yanlış bir problemi kusursuz şekilde çözmek, doğru problemi ortalama bir şekilde çözmekten her zaman daha az değer üretir. Bu durum, çoğu zaman fark edilmeden kurumların enerjisini tüketir. Çünkü emek vardır, zaman vardır, hatta iyi niyet de vardır; ama yön yanlıştır.
Einstein’ın “Bir problemi çözmek için bir saatim olsaydı, 55 dakikasını problemi anlamaya ayırırdım” sözü bu noktada hâlâ geçerliliğini koruyor. Günümüzde ise bunun tam tersini yapma eğilimindeyiz. Hızla çözüm üretmek istiyoruz, ama problemi yeterince derinlemesine anlamadan.
Yakın zamanda bir üretim sahasında karşılaştığım bir örnek bunu çok net gösterdi. Ekip, sürekli yaşanan gecikmeler nedeniyle yeni bir sistem yatırımı yapmayı planlıyordu. Sorunun teknolojik olduğu düşünülüyordu. Ancak süreç detaylı incelendiğinde, asıl problemin her gün yapılan plansız toplantılar olduğu ortaya çıktı. Yani sorun araçlarda değil, akıştaydı. Eğer doğrudan yatırım yapılsaydı, değişen hiçbir şey olmayacaktı. Sadece problem daha maliyetli hale gelecekti.
Bu örnek aslında çok yaygın bir durumu yansıtıyor. Çoğu zaman insanlar çözüm ararken problemi sorgulamayı ihmal ediyor. Oysa doğru soruyu sormak, çoğu zaman doğru cevabı bulmaktan daha değerlidir.
Bir diğer önemli konu da mükemmeliyetçilik. Pek çok kişi ya da kurum, ortaya koyacağı işin kusursuz olmasını bekliyor. Planlar yapılıyor, detaylar inceleniyor, eksikler giderilmeye çalışılıyor. Ancak bu süreç uzadıkça hareket kabiliyeti azalıyor. Oysa iş hayatı çoğu zaman hızlı olanı ödüllendirir.
Henry Ford’un “Eğer her şeyi mükemmel yapmayı beklerseniz, hiçbir zaman başlayamazsınız” sözü bu durumu oldukça iyi anlatır. Bugünün dünyasında ilerleyenler, en kusursuz olanlar değil; en hızlı deneyenler ve öğrendiklerini sahaya yansıtanlardır.
Sonuç olarak, içinde bulunduğumuz dönemde fark yaratan şey teknik becerilerden çok bakış açısıdır. Aynı bilgiye birçok kişi ulaşabilir, aynı araçları kullanabilir. Ancak herkes aynı problemi göremez. Çünkü görmek, sadece bakmak değil; anlamlandırabilmektir.
Bu nedenle belki de en kritik soru şudur: Biz gerçekten doğru probleme mi odaklanıyoruz?