Büyüme Düşerken Dünya Neden Daha Çok Tüketiyor? Asıl Kriz Ekonomide Değil, Medeniyetin Hafızasında
Dünya Bankası yeni bir alarm verdi.
Ama kimse alarmın sesine değil, ekranındaki rakama bakıyor.
Küresel büyüme yüzde 2,5’e düşecekmiş.
Oysa asıl mesele büyümenin düşmesi değil.
Asıl mesele, büyüyemeyen bir dünyanın hâlâ sonsuz büyüme hayali satıyor olması.
Çünkü tarih bize şunu gösteriyor:
Medeniyetler ekmek bittiğinde değil, hayaller bittiğinde çöker.
Roma’nın son yıllarında tahıl depoları tamamen boş değildi. Sovyetler Birliği çökerken fabrikalar tamamen durmuş değildi. Büyük Buhran sırasında Amerika’da topraklar yerindeydi, çiftçiler de.
Sorun üretim değildi.
Sorun sistemin geleceğe dair hikâye anlatmayı bırakmasıydı.
Bugün Dünya Bankası’nın raporunda gördüğümüz şey de tam olarak bu.
Ortadoğu’daki çatışmalar enerji fiyatlarını yukarı itiyor.
Enerji pahalanıyor.
Taşımacılık pahalanıyor.
Gübre pahalanıyor.
Tarım pahalanıyor.
Gıda pahalanıyor.
Sonra ekonomistler çıkıp “enflasyon neden düşmüyor?” diye soruyor.
Oysa cevap petrol kuyularında değil.
Cevap insanlığın kurduğu sistemin kırılganlığında.
Çünkü modern uygarlık aslında enerjiyle çalışan bir gıda makinesidir.
Bir dilim ekmeğin içinde yalnızca buğday yoktur.
Doğalgaz vardır.
Mazot vardır.
Lojistik vardır.
Jeopolitik vardır.
Bugün Basra Körfezi’nde yükselen tansiyon, yarın Ankara’daki fırının maliyetidir.
Artık savaşlar cephede başlamıyor.
Markette başlıyor.
Dünya Bankası’nın raporundaki en kritik ayrıntı ise gelişmekte olan ülkelerin pandemi sonrasındaki en düşük kişi başına gelir artışıyla karşılaşacak olması.
Bu teknik bir ifade gibi görünüyor.
Değil.
Bu cümleyi sadeleştirelim:
İnsanlar çalışacak.
Üretecek.
Koşturacak.
Ama refah hissedemeyecek.
İşte çağımızın en büyük siyasal ve sosyolojik problemi burada yatıyor.
Gelir artıyor.
Refah hissi artmıyor.
Teknoloji gelişiyor.
Gelecek kaygısı azalmak yerine büyüyor.
İnsanlık tarihinin en bağlantılı dönemindeyiz.
Ama aynı zamanda en yalnız dönemlerinden birindeyiz.
Paradoks burada.
Yapay zekâ milyarlarca dolarlık verimlilik vaat ediyor.
Ancak aynı anda milyonlarca insan işinin geleceğini sorguluyor.
Dünya Bankası raporunda yapay zekâ umut olarak gösteriliyor.
Haklılar.
Ama yapay zekâ sadece teknoloji değildir.
Yeni bir sınıf sistemidir.
Yeni bir üretim modelidir.
Yeni bir güç dağılımıdır.
Tıpkı buhar makinesi gibi.
Tıpkı elektrifikasyon gibi.
Tıpkı internet gibi.
Sorulması gereken soru şudur:
Yapay zekâ büyümeyi artıracak mı?
Hayır.
Asıl soru şudur:
Yapay zekâdan doğan serveti kim paylaşacak?
Çünkü önümüzdeki on yılın kazananları en çok veri üretenler değil, veriyi enerjiye, enerjiyi üretime, üretimi gıdaya dönüştürebilen ülkeler olacak.
Bu yüzden tarım artık yalnızca tarım değildir.
Bir ulusal güvenlik meselesidir.
Bir enerji meselesidir.
Bir teknoloji meselesidir.
Bir jeopolitik mesele haline gelmiştir.
Bugün dünyanın en büyük yatırım fonları toprak satın alıyor.
Teknoloji şirketleri tarım verisi topluyor.
Gıda devleri alternatif proteinlere milyarlar yatırıyor.
İklim şirketleri karbonu yeni para birimine dönüştürmeye çalışıyor.
Çünkü herkes aynı şeyi görüyor:
21’inci yüzyılın petrolü veri olabilir.
Ama 21’inci yüzyılın altını hâlâ gıdadır.
Türkiye’nin önündeki soru da burada başlıyor.
Düşük büyüme çağında nasıl büyünecek?
Ucuz işçilikle mi?
İnşaatla mı?
Tüketimle mi?
Borçla mı?
Yoksa tarımı, gıdayı, enerjiyi ve teknolojiyi aynı masada buluşturarak mı?
Dünya yeni bir ekonomik döneme giriyor.
Bu dönem yüksek büyüme dönemi değil.
Yüksek dayanıklılık dönemi.
Artık en güçlü ülkeler en hızlı büyüyenler olmayacak.
En büyük şoku atlatabilenler olacak.
Çünkü önümüzdeki yılların en değerli ürünü petrol değil.
Güven.
En stratejik rezerv doğalgaz değil.
Dayanıklılık.
En kıymetli sermaye para değil.
Uyum yeteneği.
Ve belki de ilk kez insanlık, büyümekten çok ayakta kalmanın ekonomisini konuşmaya başlayacak.
Velhasıl…
Dünya Bankası’nın raporu aslında büyümenin yavaşladığını söylemiyor.
Bize, 20’nci yüzyılın ekonomik hikâyesinin son sayfalarına geldiğimizi söylüyor.
Çünkü artık mesele daha fazla üretmek değil.
Daha kırılgan olmadan üretebilmek.
Daha zengin olmak değil.
Daha dirençli olabilmek.
Bir zamanlar medeniyetler nehirlerin kıyısında kuruluyordu.
Önümüzdeki çağın medeniyetleri ise enerji, veri ve gıda koridorlarının kesiştiği yerde yükselecek.
Ve o dünyanın kazananları, büyüme rakamlarını ezberleyenler değil; ekmeğin, elektriğin ve algoritmanın aslında aynı hikâyenin üç farklı cümlesi olduğunu anlayanlar olacak.