1998’in Bursa’sıyla 2050’ye Gidilmez
Bir şehri eski bir haritayla yönetmeye çalışırsanız önce yollar, sonra altyapı, en sonunda hayat birbirine karışır. Bursa’nın üst ölçekli planlama çerçevesini hâlâ 19 Ocak 1998’de onaylanan ve 2020 yılını hedefleyen 1/100.000 ölçekli Çevre Düzeni Planı belirliyor.
Takvim 2026’yı gösterirken Bursa’nın önünde 2050’yi şekillendirecek yeni plan bulunuyor; ancak plan henüz tamamlanmış ve yürürlüğe girmiş değil. Bursa artık geçmişin hedefleriyle geleceğin ihtiyaçları arasında daha fazla bekletilmemelidir.
1998’in Bursa’sıyla bugünün Bursa’sı aynı şehir değildir. 2000 yılında 2 milyon 125 bin olan il nüfusu, 2025 sonunda 3 milyon 263 bine ulaştı. Aradaki fark yalnızca 1 milyon 138 bin yeni insan değildir; aynı zamanda yüz binlerce konut, yeni sanayi tesisleri, ulaşım hatları, okullar, hastaneler, su ihtiyacı ve atık yüküdür. Nüfus büyürken şehrin doğal kaynakları, tarım toprakları ve hava koridorları aynı oranda genişlemedi.
Değişimin yönü de en az büyüklüğü kadar önemlidir. Nilüfer’in nüfusu 2000 yılında yaklaşık 179 bin iken 2021’de 518 bini geçti; Gürsu aynı dönemde 28 binden 99 bine yaklaştı. Uydu görüntüleri Bursa’nın 1984’ten itibaren Uludağ nedeniyle güneye değil, ağırlıklı olarak batıya, kuzeye ve doğuya yayıldığını açıkça gösteriyor. Şehir büyüme kararlarını planlamadan önce vermiş, planları çoğu zaman gerçekleşen büyümeyi arkadan takip eden belgelere dönüştürmüştür.
Aslında Bursa’nın sorunu hiçbir zaman plan eksikliği olmadı. Lörcher 1924’te, Prost 1940’ta, Piccinato ise 1958-1960 döneminde Bursa için planlar hazırladı. Ardından 1976, 1984, 1995, 1998 ve 2006 tarihli farklı ölçeklerde planlama çalışmaları geldi. Bursa’nın temel meselesi plan yapamamak değil, hazırlanan planları bütünlüğü bozulmadan uygulayamamak oldu.
Piccinato’nun yaklaşık 250 bin kişilik nüfusu esas alan yaklaşımı, sanayileşme ve göç dalgasının büyüklüğü karşısında kısa sürede yetersiz kaldı. 1977 tarihli Ova Koruma Protokolü Bursa Ovası’nı korumayı amaçladı; fakat sanayi tesislerinin ve kaçak yapılaşmanın ovaya yayılmasını bütünüyle engelleyemedi. Kenti batıya yönlendiren kararlar Uludağ yamaçlarındaki baskıyı azaltmaya çalışırken bu kez yeni yerleşim alanlarının çevresinde farklı yapılaşma sorunları doğdu. Planların iyi niyetli hedefleri, parçalı uygulamalar ve denetim yetersizliği karşısında aşındı.
Bugün yürütülen 2050 vizyonlu 1/100.000 ölçekli Çevre Düzeni Planı bu nedenle sıradan bir teknik çalışma değildir. Büyükşehir Belediyesinin açıklamasına göre hazırlık sürecinde 11 bin 363 kişiyle temas kuruldu, 9 bin 368 anket ve mülakat gerçekleştirildi. Üniversitelerin, meslek odalarının, kamu kurumlarının, sanayicilerin, sivil toplum kuruluşlarının ve ilçelerin sürece dâhil edilmesi doğru bir adımdır. Stratejik Çevresel Değerlendirme sürecinin planla eş zamanlı yürütülmesi de Bursa adına önemli bir kazanımdır.
Fakat doğru yöntem, belirsiz takvimin mazereti olamaz. Şubat ayında planlama sürecinin haziran ayında tamamlanmasının hedeflendiği açıklanmıştı. Temmuz ayının sonuna gelindiğinde Bursa hâlâ kamuoyuna sunulmuş ve Belediye Meclisinden geçmiş nihai planı bekliyor. Planın aceleye getirilmesi doğru değildir; fakat her gecikmenin gerekçesi, yeni takvimi ve tamamlanma aşaması kamuoyuna açık biçimde anlatılmalıdır.
“Kent anayasası” sözü kulağa güçlü geliyor, ancak bu unvanı taşımak kolay değildir. Bir belgeye anayasa diyebilmek için onun belediye yönetimleri, siyasi dönemler ve yatırım baskıları değiştiğinde de korunabilmesi gerekir. Parsel bazlı değişikliklerle sürekli delinen, büyük projeler karşısında askıya alınan veya alt ölçekli planlarla etkisizleştirilen metin kent anayasası değil, iyi tasarlanmış bir temenni kitabıdır. Planın gerçek gücü, haritasındaki renklerden değil, yöneticiler karşısındaki bağlayıcılığından gelir.
Yeni planın ilk kırmızı çizgisi Bursa Ovası, su havzaları, Uludağ etekleri, orman alanları, kıyılar ve göller olmalıdır. Hangi alanların hiçbir şart altında yapılaşmaya açılamayacağı yoruma yer bırakmayacak biçimde belirlenmelidir. “Koruma-kullanma dengesi” ifadesi, koruma alanlarını yatırım pazarlığının konusu hâline getiren esnek bir kapıya dönüşmemelidir. Bazı değerler kullanılacak kaynak değil, sonraki kuşaklara devredilecek emanettir.
İkinci kırmızı çizgi deprem güvenliğidir. Bursa’nın aktif fayları, zemin özellikleri, yapı stoku, tahliye koridorları, toplanma alanları ve acil lojistik merkezleri aynı harita üzerinde ele alınmalıdır. Yalnızca yeni binaların yönetmeliğe uygun olması yetmez; yoğunluğu artırılan her bölgenin afet anında nasıl boşaltılacağı da hesaplanmalıdır. Deprem sonrasında çadır kurulacak alanı bulunmayan bir mahallenin imar yoğunluğunu artırmak, kalkınma değil risk biriktirmektir.
Üçüncü mesele sanayi ile şehrin ilişkisidir. Bursa üretimden vazgeçemez; otomotivden tekstile, makineden gıdaya kadar sanayi bu şehrin istihdam ve ihracat omurgasıdır. Ancak fabrikaların konutlarla iç içe geçtiği, çalışanların özel araç ve servislerle kilometrelerce taşındığı, atık ve lojistik yükünün mahallelere bırakıldığı bir düzen sürdürülebilir değildir. Yeni plan sanayi alanlarını demiryolu, liman, arıtma, enerji, işçi konutu ve toplu taşıma bağlantılarıyla birlikte değerlendirmelidir.
Planlı büyüme sanayicinin karşısında değil, yanındadır. Yatırımcı hangi bölgenin sanayiye ayrıldığını, altyapının ne zaman geleceğini ve on yıl sonra karşısına hangi çevresel yükümlülüklerin çıkacağını bilmek ister. Sürekli değişen imar kararları kısa vadede bazı yatırımcılara kazanç sağlayabilir; fakat şehrin tamamında maliyet ve belirsizlik üretir. Güçlü bir çevre düzeni planı Bursa’nın marka değerini ve yatırım güvenilirliğini artırır.
Ulaşım da imardan bağımsız ele alınamaz. Trafik yalnızca yol yetersizliğinden değil, yanlış yerlere verilen yoğunluk kararlarından doğar. Önce binlerce konuta izin verip ardından kavşak, yol ve metro aramak planlama değildir; gecikmiş hasar kontrolüdür. Yeni konut ve çalışma alanları, toplu taşıma kapasitesi oluşmadan yüksek yoğunlukla yapılaşmaya açılmamalıdır.
Aynı bütünlük su, kanalizasyon ve enerji altyapısı için de kurulmalıdır. Bir bölge imara açılırken kaç kişinin yaşayacağı kadar suyun nereden geleceği, atık suyun hangi tesiste arıtılacağı ve enerji ihtiyacının nasıl karşılanacağı da bilinmelidir. Plan kararlarının her biri için ölçülebilir bir altyapı bilançosu hazırlanmalıdır. Kâğıt üzerinde konut alanı üretip altyapı maliyetini yıllar sonra kamuya bırakmak, görünmeyen bir borçlanma biçimidir.
Kent anayasası yalnızca toprağı değil, insanı da korumalıdır. Uygun fiyatlı konut, okul, sağlık merkezi, park, kreş ve yaşlı bakım hizmetleri planın sosyal altyapı bölümünde kalan küçük işaretler olmamalıdır. Yeni yerleşimlerin yalnızca satın alma gücü yüksek kesimlere göre biçimlenmesi, düşük gelirli çalışanları şehir çeperlerine iter ve ulaşım yükünü daha da büyütür. Mekânsal ayrışma derinleştikçe Bursa aynı sınırlar içinde birbirinden habersiz yaşayan şehir parçalarına bölünür.
Katılımcılık konusunda atılan adımlar kıymetlidir; ancak katılım anket doldurmaktan ibaret kalmamalıdır. Kentlilerden, muhtarlardan, meslek odalarından ve üniversitelerden gelen önerilerin hangilerinin plana alındığı, hangilerinin hangi gerekçeyle reddedildiği açıklanmalıdır. Katılım mikrofon uzatmak değil, karar sürecinde iz bırakabilmektir. Görüşü alınan fakat sonucu göremeyen vatandaş, bir sonraki sürece güvenmez.
Plan kabul edildikten sonra bağımsız ve sürekli çalışan bir izleme mekanizması kurulmalıdır. Her yıl kaç hektar tarım alanının korunduğu, hangi bölgelerde yoğunluğun arttığı, kaç plan değişikliği yapıldığı ve alınan kararların 2050 hedefleriyle uyumu kamuoyuna raporlanmalıdır. Büyükşehir Belediyesi, ilçe belediyeleri, merkezi idare, meslek odaları ve üniversiteler aynı veri tabanı üzerinden çalışmalıdır. Bir kurumun koruduğu alanı başka bir kurumun kararıyla yapılaşmaya açan çok başlılık sona ermelidir.
Özellikle plan değişiklikleri görünür hâle getirilmelidir. Değişikliğin hangi parseli etkilediği, kim tarafından talep edildiği, hangi kamu yararını sağladığı, nüfus ve trafik yükünü ne kadar artırdığı dijital ortamda yayımlanmalıdır. Anayasalar değişebilir; fakat her hafta, her yatırım talebinde ve her arsa beklentisinde değiştirilmez. Kent planı sürekli düzeltme kâğıdı yapıştırılan bir duvar panosuna dönüşürse Bursa 2050’ye değil, yeni krizlere hazırlanır.
Bursa Osmangazi, Yıldırım ve Nilüfer’den ibaret değildir. İnegöl’ün sanayi yükü, Gemlik’in liman ve deprem riski, Karacabey ile Mustafakemalpaşa’nın tarımı, İznik’in gölü ve tarihî mirası, dağ ilçelerinin nüfus kaybı aynı planın parçasıdır. Merkezin yükünü ilçelere dağıtmak adına her ilçeyi yeni bir betonlaşma alanına çevirmek de çözüm değildir. Dengeli gelişme, her bölgenin kendi kimliğini ve ekonomik gücünü koruyarak büyümesidir.
Bursa’nın yeni planı tamamlandığında önümüzde güzel hazırlanmış bir kitap değil, siyasi ve ekonomik baskılar karşısında korunacak bir kamu sözü bulunmalıdır. Şehrin hangi yöne büyüyeceği kadar nerede duracağı da cesaretle yazılmalıdır. Çünkü planlama yalnızca yapılacakları belirlemek değil, yapılmaması gerekenlere de açıkça “hayır” diyebilmektir. 1998’in Bursa’sıyla 2050’ye gidilemez; fakat 2050 planı da eski alışkanlıklarla uygulanırsa yalnızca takvim değişmiş olur.