Tarlada Üç Kuruş Markette Servet: Bursa Tarımının Büyük Çıkmazı
Gürsu’nun o devasa armut bahçelerinden yükselen sessiz feryat aslında hepimizin mutfağındaki o büyük yangının ilk kıvılcımıdır.
Bugün Bursa’nın bereketli topraklarında yetişen dünya markası Santa Maria ve Deveci armutları buzhanelerin soğuk karanlığında kaderine terk edilmiş durumda bekliyor. Üreticinin binbir emekle dalından topladığı, soğuk hava depolarına istiflediği tonlarca mahsul, pazar bulamadığı için değil, aradaki o görünmez duvarlar yüzünden sofralara ulaşamıyor. Bir yanda tarlada emeğinin karşılığını alamayan, diğer yanda ise market rafındaki etiketi görünce elini geri çeken bir tüketici var. Bu kopukluk sadece ekonomik bir veri değil, tarımın can damarının kesilmesidir.
Keles’in o meşhur çilek tarlalarından gelen haberler de Gürsu’daki armut üreticisinin yaşadığı dramdan farksız görünüyor. Çiftçi artık toprağı ekerken ne kadar kazanacağını değil, ne kadar borçlanacağını hesaplar hale geldi. İlaç, gübre ve mazot maliyetleri döviz kurlarındaki o öngörülemez dalgalanmalarla birleşince, toprağı sürmek bir üretim faaliyetinden ziyade bir kumara dönüşüyor. Tüccarın tarlada üç kuruşa kapatmaya çalıştığı mahsulün, nakliye ve komisyon zincirinde nasıl olup da beş katı fiyata çıktığını kimse açıklayamıyor. Aradaki o devasa kar marjı ne çiftçinin cebine giriyor ne de tüketicinin yükünü hafifletiyor. Bu durumun sürdürülemez olduğu artık bir iddia değil, sokağın ve tarlanın en çıplak gerçeğidir.
Dünya genelinde gıda arzı ve tarımsal güvenlik en stratejik mesele haline gelmişken, Bursa gibi bir tarım merkezinde üreticinin perişan edilmesi geleceğimize vurulan bir prangadır. Avrupa’da ya da Amerika’da tarım teşvikleri ve doğrudan desteklerle üretici korunmaya çalışılırken, bizde çiftçinin tüccarın insafına bırakılması toplumsal bir risk taşıyor. Marketlerde satılmayan, yüksek fiyat nedeniyle rafta çürüyen ürünlerin bedelini aslında hepimiz ödüyoruz. Tüketici almadığı için mahsul buzhanede yatıyor, mahsul buzhanede yattığı için çiftçi borcunu ödeyemiyor ve nihayetinde üretimden elini çekiyor. Bu zincir bir kez koptuğunda, o ağaçları yeniden dikmek ya da o tarlaları yeniden canlandırmak on yıllar alacaktır.
Analitik bir bakışla durumu incelediğimizde, gıda enflasyonunun sadece arz eksikliğinden değil, dağıtım ağındaki denetimsizlikten ve fahiş kar hırslarından beslendiğini görebiliyoruz. Yerel üreticinin desteklenmediği, kooperatifleşmenin kağıt üzerinde kaldığı ve tarladan sofraya olan mesafenin kısalmadığı her gün, mutfaktaki yangın biraz daha büyüyecektir. Bugün Gürsu’da armudunu buzhaneden çıkaramayan amcanın ya da Keles’te çileğini tarlada bırakan babanın hikayesi, aslında Türkiye’nin gıda güvenliği hikayesidir. Üretim maliyetlerinin düşürülmesi için acil bir enerji ve girdi desteği paketi oluşturulmadığı sürece, etiketteki rakamlar yükselmeye, tarladaki umutlar ise sönmeye devam edecektir.
Tarımı sadece bir ekonomi başlığı olarak değil de bir varoluş meselesi olarak görmek zorundayız. Çiftçinin toprağına küstüğü, evladını şehre kaçırdığı bir sistemde hiçbir büyüme rakamı gerçeği yansıtmaz. Bursa’nın o bereketli toprakları bize her şeyi veriyor ama biz o bereketi adil bir şekilde dağıtmayı beceremiyoruz. Eğer bugün bu tıkanıklık aşılmazsa, yarın sadece pahalı meyve yemeyeceğiz, o meyveyi bulacak bir ağaç bile bulamayacağız. Geleneksel tarımın can çekiştiği bu dönemde, üreticinin sesini duymayan her politika, tabağımızdaki ekmeğin biraz daha küçülmesine neden olacaktır.