Başlık: Herkesin Sığınağı Olmak: “Hep Güçlü” Kalanların Sessiz Yorgunluğu
Etrafınızda her krizi ustalıkla çözen, en zor anlarda soğukkanlılığını koruyan ve herkesin derdini dinlediği halde kendi sorunlarından neredeyse hiç bahsetmeyen insanlar mutlaka vardır.
Dışarıdan bakıldığında bu profiller “çok olgun” veya “yıkılmaz” olarak övgü toplar. Ancak hiçbir zaman yardım isteyememek, her koşulda ayakta kalmak zorunda hissetmek doğuştan gelen bir karakter özelliği değil; çoğu zaman çocuklukta mecbur kalınmış bir hayatta kalma stratejisidir. Psikolojide “ebeveynleşme” (parentification) olarak adlandırdığımız bu durum, çocuğun kendi çocukluğunu yaşayamadan ailesinin duygusal veya fiziksel bakımını üstlenmek zorunda kalmasıyla şekillenir.
Rollerin Tersine Dönmesi ve Ebeveynleşmiş Çocuk
Sağlıklı bir aile dinamiğinde ebeveynin görevi, çocuğun kaygısını kapsamak ve ona güvenli bir alan sunmaktır. Ancak ebeveynin duygusal olarak ulaşılmaz olduğu, depresyon geçirdiği, kaotik bir çatışmanın veya bağımlılıkların ortasında kaldığı durumlarda roller tersine dönebilir. Journal of Family Psychology dergisinde yayımlanan araştırmalar, erken yaşta ebeveynleşmek zorunda kalan çocukların, yetişkinlikte yoğun bir sorumluluk duygusu geliştirdiklerini ancak kendi duygusal ihtiyaçlarını tanımakta ve ifade etmekte ciddi zorluklar yaşadıklarını gösteriyor.
Psikodinamik açıdan zihin, o kaotik ev ortamında hayatta kalabilmek için hızla “büyümeyi” seçebilir. Çocuk; ağlayan bir anneyi teselli eden, öfkeli bir babayı yatıştıran veya kardeşlerine ebeveynlik yapan o “akıllı ve sorunsuz” yetişkine dönüşmek zorunda kalır. Dış dünyanın tehlikelerine karşı korunması gereken çocuk, aniden o dünyayı ayakta tutan taşıyıcı kolona dönüşmüş olur.
Kurtarıcı Rolü ve İhtiyaç Duyulmaya Duyulan İhtiyaç
Bu erken büyüme mecburiyeti sadece ağır bir sorumluluktan ibaret değildir; aynı zamanda çocuğun sevgi ve onay alma biçimi haline gelir. Bireyin zihninde, “Ben ancak işe yararsam, başkalarının yükünü omuzlarsam sevilirim” inancı kök salabilir.
Yetişkinlikte kurulan romantik ve sosyal ilişkilerde de bu tanıdık harita genellikle devrededir. Bu bireylerin, kendi sınırlarını zorlayan, sürekli destek bekleyen veya “kurtarılmaya” ihtiyacı olan partnerlere çekildiklerini sıklıkla gözlemleriz. Çünkü içsel dünyalarında, kendilerine ihtiyaç duyulmayan, sadece var oldukları için sevildikleri bir ilişkinin referansı çok zayıftır. Sürekli verici olmak ve başkalarının krizlerini çözmek, o insanın çok “iyi niyetli” olmasından ziyade; terk edilmeye ve işe yaramaz hissetmeye karşı geliştirdiği güçlü bir savunma kalkanı işlevi görür.
Zırhı İndirmek ve Kırılganlığa İzin Vermek
Herkesin sığınağı olan bu bireyler, genellikle içlerinde devasa bir yalnızlık ve kronik bir tükenmişlik hissederler. Zira hiç kimse, bir başkasının hayat boyu yaslanabileceği kadar çelikten yapılmamıştır.
Bu yorucu döngüden çıkış, “işe yaramadan da sevilmeye değer olunduğunun” yeniden keşfedilmesiyle başlar. Yardım istemenin, “yapamıyorum” veya “artık yoruldum” demenin bir zayıflık değil, sahici bir insanlık hali olduğunu kabul etmek, o ağır güçlülük zırhını esnetmenin ilk adımıdır. Kendi çocukluğunda yaslanacak güvenli bir omuz bulamamış o çocuğun elinden tutup, ona artık herkesi kurtarmak zorunda olmadığını söyleyebilmek, bir insanın kendine verebileceği en iyileştirici şefkatlerden biridir.