Narsisistik Çağın Görünmeyen Yarası: Empatiden Mesafeli Onaylara
Günlük hayatımızda, ikili ilişkilerimizde veya dijital etkileşimlerimizde sıkça karşılaştığımız ama adını koymakta zorlandığımız bir duygu var: Şeklen orada olan ama ruhen yanımızda hissettirmeyen, dinliyor gibi görünüp sadece sırasının gelmesini bekleyen bir dinleyici profili. Kendini ifade etmenin, “görünür olmanın” ve anlık onaylar almanın tek başarı kriteri gibi sunulduğu günümüz dünyasında, insan ilişkilerinin en temel harcı olan empati giderek daha nadir bulunan bir yetiye dönüşüyor.
Bireyin kendi imajıyla bu derece meşgul olduğu bir çağda, başkasının iç dünyasına temas edebilme kapasitemiz neden zayıflıyor?
İçsel Boşluk ve Narsisistik Yatırım
Empati, basit bir “acımak” veya “anlar gibi görünmek” değildir; kişinin kendi benlik sınırlarını koruyarak bir başkasının duygusal gerçekliğine konuk olabilme yetisidir. Ancak bu yetinin gelişebilmesi için, bireyin kendi iç dünyasında belirli bir doygunluğa ve güvenli bir kendilik algısına sahip olması gerekir.
Personality and Social Psychology Bulletin dergisinde yayımlanan güncel araştırmalar, öz-odaklı (narsisistik) eğilimleri yüksek olan bireylerin, başkalarının duygusal ipuçlarını okuma ve perspektif alma (perspective-taking) testlerinde belirgin şekilde daha düşük performans gösterdiğini ortaya koyuyor. Psikodinamik açıdan baktığımızda, sürekli dışarıdan onay, beğeni veya takdir arayan bir zihin, tüm duygusal yatırımını kendi “imajına” yapmak zorundadır. İçsel bir değersizlik ve boşluk hissiyle mücadele eden benlik, başkasının duygusunu kapsayacak enerjiyi bulamaz. Karşısındaki insanın acısı veya sevinci, ancak kendi hikayesine hizmet ettiği ölçüde bir anlam taşır.
Aynalanma İhtiyacı ve Nesneleştirilen İlişkiler
Çocukluk döneminde ebeveynin gözlerinde koşulsuz olarak “görülmek” ve duygularının onaylanması (aynalanma), sağlıklı bir benlik gelişiminin köşe taşıdır. Bu aynalanmayı yeterince yaşayamamış veya sadece sergilediği performansla var olabilmiş bireyler, yetişkinlikte ilişkilerini birer “duygusal ayna” olarak kullanma eğilimi gösterir.
İlişkiler, iki öznenin birbirini tanıdığı alanlar olmaktan çıkıp, tek bir öznenin kendi varlığını kanıtladığı birer sahneye dönüşür. Karşıdaki insan bir “öteki” olarak değil, benim başarılarımı, haklılığımı veya güzelliğimi onaylayacak bir “nesne” (selfobject) olarak algılanır. Nesneleştirilen bir insanla ise derin bir empati ve bağ kurmak mümkün değildir. İlişkide sorunlar çıktığında gösterilen katılık ve duygusal sağırlık, tam da bu nesneleştirme dinamiğinden kaynaklanır.
Ötekine Alan Açabilmek
Empati yeteneğini yeniden kazanmak, her şeyden önce kendi kusurlarımız ve eksikliklerimizle barışabilmeyi gerektirir. Kendi içsel boşluğunu ve kırılganlığını kabul edebilen bir insan, başkasının acısına veya eksikliğine karşı da tolerans geliştirebilir.
Sahici bir bağ; karşı tarafı kendi zihnimizdeki ideal kalıplara sığdırmaya çalışmadan, onun farklılığını ve özgünlüğünü kabul edebilmekle kurulur. Çağın getirdiği o gürültülü “bana bak” çağrısının ötesine geçip, “seni duyuyorum” diyebilmek, hem kendi zihinsel esnekliğimiz hem de ilişkilerimizin sağlığı için atılabilecek en olgun adımdır.