Dolar 49,7623
Euro 55,6845
Altın 6.438,69
BİST 11.172,72
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Bursa 21°C
Az Bulutlu
Bursa
21°C
Az Bulutlu
Pts 21°C
Sal 18°C
Çar 17°C
Per 17°C

Otuz Yıl Sonra Ormandan Gelen Sürpriz: Daha Az Ağaç, Daha Büyük Orman

26 Ekim 2026 10:11
A+
A-

Bir ormanı düşündüğümüzde aklımıza genellikle sık ağaçlarla kaplı, gökyüzünü görmekte zorlandığımız yemyeşil bir manzara gelir.

Ne kadar çok ağaç varsa o kadar çok orman, ne kadar az müdahale varsa o kadar çok doğa olduğunu düşünürüz. Oysa Avustralya’da yaklaşık 30 yıl boyunca unutulmuş bir orman deneyinin yeniden hatırlanması, bu basit denklemimizi bozuyor. Çünkü araştırmacıların karşısına çıkan sonuç, ilk bakışta paradoks gibi görünüyor: Bazı ormanlarda daha az ağaç bırakmak, geride kalan ağaçların çok daha fazla büyümesini sağlayabiliyor. Üstelik bu alanlar, dokunulmamış ormanlar kadar, hatta bazı durumlarda onlardan daha fazla karbon depolayabiliyor.

Hikâyenin başlangıcı Avustralya’nın Victoria bölgesindeki dağ külü ormanlarına uzanıyor. On yıllardır süren ormancılık tartışması aslında dünyanın pek çok yerindeki tartışmaya benziyor: Ormanlara hiç dokunmamalı mıyız, yoksa insan ihtiyaçları için kereste üretmeli miyiz? Bir tarafta biyolojik çeşitliliği ve yaban hayatını korumak isteyenler, diğer tarafta ekonomik faaliyetlerin ve kereste üretiminin devam etmesini savunanlar var. Tartışma uzun yıllar boyunca iki seçenek arasında sıkışıp kaldı: Ya koruma ya üretim.

Fakat 1980’lerin sonunda Victoria’da başlatılan bir deney, bu iki seçenek arasına üçüncü bir ihtimal koydu. Araştırmacılar farklı ormancılık yöntemlerini aynı bölgede karşılaştırmaya başladı. Bazı alanlarda geniş ölçekli kesimler yapıldı, bazı alanlarda daha küçük alanlar açıldı, bazı alanlarda ise ağaçların yüzde 50 ila 70’i seyreltilerek geride kalan ağaçlara daha fazla alan bırakıldı. Hiç hasat edilmemiş ormanlar ise karşılaştırma için kontrol alanı olarak korundu.

Sonra zaman geçti. Araştırmanın tabelaları kayboldu, ormana giden yollar otlarla kapandı, deney neredeyse unutuldu. Fakat ağaçlar unutulmadı. Büyümeye devam ettiler.

2014 yılında Melbourne Üniversitesi’nden araştırmacılar eğitim amacıyla bölgeyi yeniden ziyaret ettiğinde karşılaştıkları manzara, deneyin yıllar önce kapanmadığını, aslında ormanda devam ettiğini gösterdi. Otuz yıl boyunca büyüyen ağaçlar, eski bir bilimsel deneyin yaşayan sonuçlarına dönüşmüştü.

En büyük sürpriz yoğun şekilde seyreltilmiş alanlarda ortaya çıktı. Kesimden sonra geride bırakılan ağaçlar olağanüstü boyutlara ulaşmıştı. Yaklaşık 80 yaşındaki en büyük dağ külü ağaçlarının göğüs hizasındaki çapı ortalama bir metreyi aşarken, bazıları 1,5 metreyi geçiyordu. Bu ağaçların çapı, hiç hasat edilmemiş kontrol alanlarındaki ağaçlardan yaklaşık yüzde 20 daha büyüktü.

Peki nasıl oldu bu?

Aslında doğanın basit ama güçlü bir kuralı devreye girmişti: Kaynaklar sınırsız değil. Aynı toprakta çok fazla ağaç olduğunda ağaçlar su, ışık, besin ve büyüme alanı için birbirleriyle yarışıyor. Bazı ağaçların ortamdan çekilmesi, geride kalanlara daha fazla kaynak bırakıyor. Orman küçülürken bazı ağaçlar büyüme fırsatı kazanıyor. Ve bu fırsatı oldukça etkileyici biçimde kullanıyorlar.

Ancak hikâyenin asıl şaşırtıcı bölümü ağacın boyundan daha önemli: karbon.

Yoğun şekilde seyreltilmiş alanlar, başlangıçta kesim sırasında kaybedilen karbonu yaklaşık 30 yıl içinde geri kazanmakla kalmadı; depolanan karbon miktarında, hiç hasat edilmemiş kontrol alanlarındaki artışa eşdeğer bir düzeye de ulaştı. Yani daha az ağaçla başlayan bir alan, zaman içerisinde yeniden güçlü bir karbon deposuna dönüşebildi.

Bu sonuç, iklim değişikliği çağında ormancılık tartışmasını başka bir yere taşıyor. Çünkü ormanları yalnızca “ağaç sayısı” üzerinden değerlendirmek giderek daha yetersiz hale geliyor. Bir ormanın ne kadar karbon depoladığı kadar, bu karbonun nerede tutulduğu, ağaçların yaşları, büyüklükleri, yangına dayanıklılıkları ve ormandaki diğer canlılara sundukları yaşam alanı da önemli.

Büyük ağaçların başka bir avantajı daha var. Yaşlandıkça gövde ve dallarında oyuklar oluşabiliyor. Bu oyuklar, birçok kuş ve memeli için yuva ve yaşam alanı anlamına geliyor. Avustralya’daki nadir Leadbeater keseli sıçanı gibi türler açısından büyük ve yaşlı ağaçlar hayati öneme sahip. Araştırma alanlarına yerleştirilen kamera tuzakları da önemli bir ayrıntıyı ortaya çıkardı: Bu canlılar farklı ormancılık uygulamalarının bulunduğu alanlarda görülürken, hiç hasat edilmemiş kontrol alanlarında görülmedi.

Bu durum ilk bakışta insanın zihnindeki “dokunulmamış orman en iyisidir” düşüncesini daha da karmaşık hale getiriyor.

Çünkü orman yalnızca ağaçlardan oluşmuyor. Orman; ağaç, toprak, su, mantar, böcek, kuş, memeli, ölü odun, genç fidan ve yaşlı gövdenin birlikte oluşturduğu yaşayan bir sistem. Bazen bir ağacı kesmek, başka bir ağacın büyümesine alan açabiliyor. Bazen yaşlı bir ağacın gövdesindeki oyuk, başka bir canlı için ev oluyor. Bazen de ormanın belirli ölçülerde seyreltilmesi, yangın sonrasında hayatta kalabilecek daha büyük ağaçların oluşmasına katkı sağlayabiliyor.

Ama buradan “Ağaçları keselim, ormanlar büyüsün” sonucu çıkarmak elbette mümkün değil. Araştırmanın en önemli mesajlarından biri de bu. Seyreltme her ormanda uygulanabilecek sihirli bir reçete değil. Her ekosistemin kendi iklimi, toprak yapısı, ağaç türleri, yangın rejimi, biyolojik çeşitliliği ve insan baskısı var. Yanlış yerde yapılan müdahale ormanın ekolojik bütünlüğünü bozabilir. Dolayısıyla mesele kesmek ya da kesmemek değil; nerede, ne kadar, hangi amaçla ve hangi ekolojik sonuçları gözeterek müdahale edildiği.

Belki de asıl sorun, orman yönetimini yıllardır iki kutuplu düşünmemiz. “Ya koru ya kullan.” Oysa doğa çoğu zaman bu kadar basit konuşmuyor. Avustralya’daki 30 yıllık deney, kereste üretimi, karbon depolama ve yaban hayatı habitatının her zaman birbirinin düşmanı olmak zorunda olmadığını gösteriyor. Doğru yerde, doğru yöntemle ve uzun vadeli bilimsel izlemeyle bu hedeflerin bir bölümünü aynı ormanda buluşturmak mümkün olabilir.

Burada çok daha büyük bir ders var: Doğaya dair en önemli cevaplar bazen laboratuvarlarda değil, sabırla beklenen uzun deneylerde saklı. İnsan birkaç yıl içinde sonuç görmek istiyor. Oysa orman başka bir zaman ölçeğinde yaşıyor. Bir ağacın büyümesini, bir habitatın oluşmasını, karbonun birikmesini ve bir ekosistemin müdahaleye nasıl cevap verdiğini anlamak için bazen bir insan ömründen daha uzun süre gerekiyor.

Bu nedenle otuz yıl önce kurulmuş ve unutulmuş bir deney bugün yeniden önem kazanıyor. Çünkü ormanlar bize yalnızca ağaçların nasıl büyüdüğünü değil, bilimin de nasıl çalışması gerektiğini anlatıyor: Deneyi kur, gözle, kaydet, sabret ve yıllar sonra yeniden bak.

Belki de geleceğin ormancılığı, “kaç ağaç kestik?” sorusundan çok daha karmaşık sorular soracak: Ne kadar karbon depoladık? Kaç tür için yaşam alanı oluşturduk? Yangına dayanıklılığı nasıl değiştirdik? Hangi ağaçların büyümesine fırsat verdik? Ormanın ekonomik değerini artırırken ekolojik değerini koruyabildik mi?

Orman yönetiminin geleceği belki de daha az ya da daha çok ağaç arasında bir seçim yapmak değil. Ormanın kendisini daha iyi anlamak.

Çünkü bazen ormanı büyütmek, ona daha fazla ağaç eklemekten değil, içindeki ağaçların daha iyi büyüyebilmesi için doğru alanı açmaktan geçebilir.

Ve otuz yıl sonra geri dönüp baktığımızda, bugün “müdahale” diye gördüğümüz bir uygulamanın aslında doğru koşullarda ormana yeni bir hayat alanı açıp açmadığını ancak ağaçların bize vereceği cevapla anlayabiliriz.

REKLAM ALANI