“Sadece İyi Düşün” Tuzağı: Toksik Pozitiflik Bizi Neden Tüketiyor?
Kötü bir gün geçirdiğinizde, büyük bir hayal kırıklığına uğradığınızda veya derin bir kayıp yaşadığınızda etrafınızdan en sık duyduğunuz cümle nedir? “Bardağın dolu tarafına bak”, “İyi düşün iyi olsun” veya “Her şerde bir hayır vardır.”
Modern çağ, sosyal medyanın da kusursuz filtreleriyle desteklenerek bize her koşulda mutlu kalmayı bir zorunluluk, hatta bir başarı kriteri olarak dayatıyor. Ancak insanın doğasına tamamen aykırı olan bu “sürekli pozitif kalma” baskısı, ruhsal dünyamızda onarılması zor tahribatlar yaratıyor. Güncel psikolojide “toksik pozitiflik” olarak adlandırdığımız bu durum, olumsuz duyguları reddederek aslında kendimize yaptığımız zarif ama son derece yıpratıcı bir eziyetten başka bir şey olmuyor.
Neşenin Diktatörlüğü ve Bastırılan Duygular
Psikodinamik açıdan baktığımızda, hissettiğimiz her duygunun bir işlevi ve anlatmak istediği bir hikaye vardır. Öfke sınırlarımızın ihlal edildiğini, hüzün bir şeyleri kaybettiğimizi, kaygı ise bizi koruması gereken bir tehdidin yaklaştığını haber verebilir. Bizler “Sadece iyi enerjiler!” (Good vibes only) mottosuna sığınıp bu duyguları halının altına süpürdüğümüzde, onları yok etmiş olmayız; sadece yer ve şekil değiştirmelerine neden oluruz.
Olumsuz hisleri bastırmak, zihnin en çok enerji harcadığı savunma mekanizmalarından biridir. Nitekim Emotion dergisinde yayımlanan güncel bir araştırma, olumsuz duyguları bilinçli olarak bastırmaya çalışan bireylerin, bu duyguları doğal akışında yaşayanlara kıyasla çok daha yüksek oranda stres hormonu salgıladığını ve uzun vadede depresif semptomlara daha yatkın olduğunu net bir şekilde ortaya koymaktadır. Zihin, yaşanmasına izin verilmeyen o yası veya öfkeyi bedensel ağrılar, açıklanamayan yorgunluklar veya ani öfke patlamaları olarak bize geri ödetebilir.
Tahammülsüzlük Bir Savunma Olabilir mi?
Başkasının acısını dinlemek veya kendi hüznümüzle baş başa kalmak, ciddi bir duygusal kapsayıcılık (containment) gerektirir. Bize dert yanan bir arkadaşımıza, “Her şeyde bir hayır vardır, boş ver” diyerek konuyu kestirip atmamızın sebebi, genellikle onun acısını hafifletmek değil, kendi içimizde o acının yarattığı çaresizliğe tahammül edemeyişimizdir. Modern insanın hız odaklı ve performansa dayalı yaşamı, belirsizliğe, beklemeye ve yasa çoğunlukla yer bırakmaz.
Kendi içimizdeki “karanlık” alanlarla yüzleşmek korkutucu geldiği için, sahte bir neşe maskesi takarak kendimizi güvende hissetmeye çalışırız. Ancak bu sahtelik, bizi hem kendimize hem de çevremizdeki insanlara yabancılaştırır. Acıyı ve zayıflığı paylaşamayan insanların kurduğu ilişkiler, yüzeysel olmaktan öteye geçemez; çünkü yakınlık, ancak kırılganlığımızı (vulnerability) karşımızdakine açabildiğimizde inşa edilir.
Sahiciliğin İyileştirici Gücü
Ruh sağlığı, sadece mutlu anların toplamı değil, insanın tüm duygusal yelpazesini esneklikle deneyimleyebilme kapasitesidir. Kendimize “Şu an üzgün olmaya hakkım var ve bu çok normal” diyebilmek, ayna karşısında zorla atılan sahte bir kahkahadan çok daha iyileştiricidir.
Gerçek bir psikolojik dayanıklılık (rezilyans), fırtınanın ortasında güneş açmış gibi davranmak değil, o fırtınanın bizi ıslattığını ve üşüttüğünü kabullenmektir. İçsel dünyamızla kurduğumuz bağ, ancak kendi hüznümüzü, kaygımızı ve öfkemizi kucakladığımızda sahici bir temele oturur ve karşımızdakine geçer. Bazen kendi ruh sağlığımız için yapabileceğimiz en iyi şey, bardağın boş tarafına bakıp o boşluğun yasını görebilmektir.