Reklam Susturuldu, Obezite Hâlâ Konuşuyor
İngiltere, obeziteyle mücadelede uzun süredir ertelenen bir eşiği 5 Ocak itibarıyla geçti. Yüksek yağ, tuz ve şeker içeren (HFSS) gıdaların televizyon reklamları saat 21.00’den önce, çevrimiçi reklamları ise günün her saatinde yasaklandı. Devlet, ilk kez “daha az ye, daha çok hareket et” demekle yetinmeyip, doğrudan gıda ortamına müdahale etti.
Hükümetin hesabı net: Bu yasak, çocukların yıllık beslenmesinden 7,2 milyar kaloriyi silecek, yaklaşık 20 bin çocuğun obeziteyle yaşamasını önleyecek ve uzun vadede iki milyar sterlinlik sağlık kazanımı sağlayacak. Rakamlar neden bu kadar sert bir adım atıldığını anlatıyor: İngiltere’de çocukların yüzde 22’si ilkokula fazla kilolu başlıyor, mezun olurken bu oran yüzde 36’ya yaklaşıyor.
Bu düzenleme aynı zamanda zihniyet değişiminin işareti. Yıllarca obezite bireysel irade sorunu gibi ele alındı. Oysa bugün kabul edilen gerçek şu: Sürekli pazarlanan, her an erişilebilen bir gıda sisteminde bireyden kahramanlık beklemek gerçekçi değil. Dijital reklamcılığın, influencer’ların ve algoritmaların dahil edilmesi, yasağı uluslararası kanıtlarla uyumlu ve güçlü kılıyor.
Yine de tablo kusursuz değil. Economist Impact’in Küresel Obeziteye Yanıt Endeksi’nde İngiltere genel sıralamada yedinci. Gıda kalitesi ve obezite yönetiminde birinci sıradayken, politika ve yönetişimde on ikinciye, fiziksel aktivitede ise on dokuzunculuğa düşüyor. Yani güçlü adımlar var, ama bunları bir arada tutan sağlam bir ulusal strateji hâlâ eksik.
Reklam yasağı, besin profillemesini de fiilen bir “düzenleyici eşik” haline getirdi. Artık bir ürünün reklam yapıp yapamayacağı, yalnızca lezzetine değil; şeker, tuz ve doymuş yağ puanına bağlı. Bu durum üreticileri yeniden formülasyona zorluyor, ama aynı zamanda yüzeysel makyaj riskini de barındırıyor. Gerçek beslenme iyileştirmesi mi, yoksa sadece puan kurtarma mı? Asıl sınav burada.
Mali politikalarda ise İngiltere temkinli. Şekerli içecek vergisi başarı sağladı, kapsamı genişletildi. Ancak Meksika gibi yüksek yağ, şeker ve tuz içeren gıdaları da vergilendiren bir model henüz yok. Açık hava reklamlarının yasak dışında kalması da önemli bir boşluk olarak duruyor.
Bir başka kritik sorun ise hedef eksikliği. İngiltere’de yetişkin obezite oranı yüzde 28 civarında, ama bu oranı düşürmeye dair resmi bir hedef yok. Hedef yoksa ölçüm zor, ölçüm yoksa hesap sormak imkânsız. Bu yüzden başarı, belki de rakamların düşmesi değil, artış hızının yavaşlaması olarak okunacak.
Velhasıl, fast food reklam yasağı, obeziteyi tek başına çözecek bir sihirli değnek değil. Ama şunu açıkça söylüyor: Çocuk sağlığını korumak, sadece bireye öğüt vermekle olmaz; piyasaya müdahale gerekir. İngiltere bu çizgiyi kuma çizdi. Şimdi soru şu: Bu çizgi kalınlaşıp gerçek bir yol haritasına mı dönüşecek, yoksa bir süre sonra silinip gidecek mi? Obezite, modern gıda sistemlerine uyum sağlayabilen inatçı bir sorun. Onu durduracak olan tek şey, tekil yasaklar değil; tutarlı, cesur ve uzun soluklu bir strateji.