Dolar 49,8368
Euro 55,5813
Altın 6.464,63
BİST 11.165,44
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Bursa 20°C
Yağmurlu
Bursa
20°C
Yağmurlu
Per 18°C
Cum 15°C
Cts 17°C
Paz 19°C

İstanbul Yağmurun Altında Batıyor mu, Dünyada Batan Şehirler

28 Ekim 2026 10:06
A+
A-

İstanbul’da bir gecede sokakları, alt geçitleri ve iş yerlerini su basıyor. Dünyanın başka kentlerinde ise tehlike, fark edilmesi çok daha zor bir yerden geliyor: Şehirlerin zemini milim milim çöküyor.

Yeraltı suları çekildikçe, deniz yükseldikçe ve aşırı yağışlar sıklaştıkça bu iki tehlike aynı kentte buluşabiliyor. Üstelik faturası yalnızca evlere dolan su değil; milyarlarca dolarlık ekonomik kayıp, bozulan altyapı ve geleceğe devredilen bir borç.

İstanbul’da yağmur yağdığında artık yalnızca şemsiyeler açılmıyor. Trafik duruyor, alt geçitler suyla doluyor, araçlar sürükleniyor, iş yerleri kapanıyor, evlerin bodrum katları tehlikeye dönüşüyor. 14 Ekim 2026’da İstanbul’da yaşanan şiddetli yağış ve su baskınları, aşırı hava olaylarının büyük kentlerde ne kadar ağır sonuçlar yaratabileceğini bir kez daha gösterdi. Associated Press’in haberine göre, yağış kentte geniş çaplı ulaşım kesintilerine ve su baskınlarına neden oldu; yetkililer vatandaşları zorunlu olmadıkça dışarı çıkmamaları konusunda uyardı. Ertesi günkü değerlendirmelerde can kayıpları ve kurtarma çalışmaları da gündeme geldi.

Ancak İstanbul’un suyla imtihanını yalnızca gökyüzünden düşen yağmurla açıklamak eksik kalır. Yağışın şiddeti kadar, suyun nereye düşeceği, hangi güzergâhlardan akacağı, toprağa ne kadar sızabileceği ve kent altyapısının bu suyu ne kadar hızlı taşıyabileceği de önemlidir. Bir de bütün bunların altında, çoğu zaman gözümüzün görmediği başka bir süreç yaşanıyor: Kentlerin zemini yer değiştiriyor.

Burada dikkatli olmak gerekiyor. İstanbul’da yaşanan her seli yeraltı sularının çekilmesine veya zeminin çökmesine bağlamak bilimsel olarak doğru değil. Sel, zemin çökmesi, deniz seviyesinin yükselmesi ve aşırı yağış birbirinden farklı süreçler. Fakat bu süreçler aynı kentte kesiştiğinde, riskler birbirini büyütebiliyor. Dünyanın batan şehirleri üzerine yapılan yeni araştırmaların İstanbul için asıl önemi de burada.

Şehirler yalnızca büyümüyor, aşağı da iniyor

Dünyanın büyük kentleri üzerine 12 Ekim 2026’da Nature Cities dergisinde yayımlanan küresel araştırma, 107 ülkede nüfusu bir milyonu aşan 465 şehrin zemin hareketlerini uydu radarlarıyla inceledi. Araştırmacılar, 2014–2023 dönemindeki verileri karşılaştırarak kentlerin hangi bölgelerinde zeminin çöktüğünü, bu hareketin nerelerde hızlandığını ve nerelerde yavaşladığını belirlemeye çalıştı. Sonuç, şehir planlamasının geleceği açısından önemli bir uyarı niteliğinde: Zemin çökmesi yalnızca birkaç kıyı kentinin sorunu değil; farklı kıtalara yayılan küresel bir kentsel risk.

Araştırma, Güneydoğu Asya, Batı ve Orta Asya ile Kuzey Amerika’nın güneyinde öne çıkan risk alanları bulunduğunu gösteriyor. Üstelik sorun yalnızca daha önce dikkat çeken bölgelerle sınırlı değil. Güney Amerika, Afrika ve Rusya’daki bazı kentlerde de zemin hareketleri belirginleşiyor. Bazı kentlerde çökme yavaşlarken bazılarında devam ediyor veya hızlanıyor. Dolayısıyla dünyanın bütün şehirlerinin aynı hızla battığını söylemek mümkün değil; önemli olan, her kentin kendi zeminini ve su sistemini ölçerek yönetmesi.

Dünya Ekonomik Forumu ile Deloitte’un 2025’te yayımladığı Resilient Economies: Strategies for Sinking Cities and Flood Risks raporu, zemin çökmesi ve bağlantılı taşkın risklerinin dünya genelinde yaklaşık iki milyar insanı tehdit edebileceğine dikkat çekiyor. Bu rakam, iki milyar insanın tamamının aynı düzeyde tehlikede olduğu anlamına gelmiyor. Ancak kentleşme, su kaynaklarının aşırı kullanımı ve iklim krizinin birleşmesiyle sorunun ne kadar geniş bir coğrafyaya yayıldığını gösteriyor.

Şehirler yükselen gökdelenleriyle, genişleyen yollarıyla ve büyüyen ekonomileriyle ölçülüyor. Oysa kentsel geleceğin önemli göstergelerinden biri de artık zeminin hangi hızla aşağı ya da yukarı hareket ettiği.

Yeraltındaki su çekilince, şehrin temeli de değişiyor

Bir kentin altındaki yeraltı suyu rezervuarını, suyla dolu gözeneklerden oluşan dev bir sistem olarak düşünebiliriz. Bu gözeneklerin arasında suyun oluşturduğu basınç, zeminin mekanik davranışını etkiler. Yeraltından gereğinden fazla su çekildiğinde gözenek basıncı düşer; özellikle ince taneli, sıkışabilir zeminlerde tabakalar birbirine yaklaşabilir ve yüzey çökmeye başlayabilir.

Bu süreç, jeolojide zemin çökmesi ya da land subsidence olarak adlandırılıyor. Çökme her zaman çıplak gözle fark edilecek kadar hızlı gerçekleşmiyor. Yılda birkaç milimetrelik hareket bile on yıllar içinde yolların, boru hatlarının, raylı sistemlerin ve binaların üzerinde ciddi etkiler yaratabiliyor. Üstelik aynı kentte bir mahalle çökerken birkaç yüz metre ötedeki başka bir alan daha farklı davranabiliyor.

Sorun yalnızca yeraltından su çekilmesi de değil. Yumuşak tortul zeminler, yoğun yapılaşma, yeraltı inşaatları ve bazı bölgelerde doğal jeolojik süreçler de yüzey hareketlerine katkıda bulunabiliyor. Bu nedenle bir kentin neden battığını anlamak için tek bir açıklamaya değil, uydu ölçümlerine, jeolojik verilere, yeraltı suyu seviyelerine ve uzun dönemli gözlemlere ihtiyaç var.

Kıyı kentlerinde bu sürece bir de deniz seviyesindeki yükseliş ekleniyor. Deniz yükselirken kara alçalırsa, kent denize göre daha hızlı alçalıyor demektir. Böylece normal koşullarda daha seyrek yaşanabilecek kıyı taşkınları daha sık meydana gelebilir; suyun geri çekilmesi zorlaşabilir ve fırtına kabarmalarının etkisi büyüyebilir.

İklim krizi burada tek başına suçlu değil. Fakat yağış rejimini, deniz seviyesini ve aşırı hava olaylarını değiştirerek zeminin çökmesiyle oluşan kırılganlığı artırabiliyor.

Jakarta’dan Mexico City’ye: Batan zeminin milyarlarca dolarlık faturası

Endonezya’nın başkenti Jakarta, yeraltı suyunun aşırı çekilmesi ve kıyı taşkınları denildiğinde dünyanın en çarpıcı örneklerinden biri. Kentin bazı bölgelerinde yılda on santimetreyi aşan çökme hızları geçmişte ölçüldü. Bu, her mahallenin aynı hızla battığı anlamına gelmiyor; ancak belirli bölgelerde zeminin insan ömrü içinde fark edilir ölçüde değişebildiğini gösteriyor.

Jakarta’nın sorunu, denize yakınlığıyla sınırlı değil. Yoğun nüfus, yeraltı suyuna bağımlılık, taşkın riski ve altyapı üzerindeki baskı birbirine ekleniyor. Dünya Bankasının Endonezya’ya ilişkin değerlendirmelerinde, iklim kaynaklı kıyı taşkınlarının ekonomik maliyetinin önümüzdeki on yıllarda keskin biçimde artabileceği belirtiliyor. Bir senaryoda, gerekli uyum önlemleri alınmazsa Endonezya’da kıyı taşkınlarından kaynaklanan beklenen yıllık zararın 2080’e doğru 1,31 milyar dolardan 209 milyar dolara çıkabileceği hesaplanıyor. Bu, gerçekleşmiş bir kayıp değil; geleceğe ilişkin risk modellemesi. Ancak aradaki fark, önlem almamanın ekonomik bedelini anlatmaya yetiyor.

Jakarta’nın 2007’de yaşadığı büyük sel de afetin yalnızca su basan evlerden ibaret olmadığını göstermişti. Dünya Bankasının değerlendirmesine göre, o yılki taşkında doğrudan özel konut ve kamu altyapısı zararları 160 milyon doların üzerine çıktı. Ticaretin ve ekonomik faaliyetlerin kesintiye uğramasından kaynaklanan kayıplar ise yaklaşık 680 milyon dolar olarak hesaplandı. Sigorta talepleri de yüz milyonlarca dolara ulaştı. Bir kentin sel faturası, su çekildikten sonra geride kalan çamurdan çok daha büyük olabiliyor.

Mexico City’de ise zeminin çökmesi, yeraltı suyunun yoğun biçimde çekilmesi ve eski göl yatağının sıkışabilir zeminleriyle yakından ilişkili. 2024’te yayımlanan ve 2014–2022 dönemini inceleyen bir araştırma, farklı yapı türlerine dayalı senaryolarda yüksek ve çok yüksek zemin çökmesi riski altındaki gayrimenkullerin değerini hesapladı. Bir senaryoda 215 bin mülk ve 738 bin kişinin yüksek risk kategorisinde bulunduğu, bu mülklerin kadastro değerinin toplam 10,5 milyar dolara ulaştığı belirlendi. Daha dayanıklı olduğu varsayılan çelik taşıyıcılı yapılar için geliştirilen diğer senaryoda yüksek riskteki mülklerin değeri 2,5 milyar dolar olarak hesaplandı.

Bu rakamlar, Mexico City’nin bugüne kadar kesin olarak 10,5 milyar dolar kaybettiği anlamına gelmiyor. Bunlar, belirli yapı varsayımları altında risk altındaki mülklerin ekonomik değerini gösteriyor. Ancak binaların temellerinde oluşabilecek hasar, kanalizasyon ve su şebekelerinin bozulması, ulaşım sistemlerinin etkilenmesi ve bakım maliyetleri düşünüldüğünde riskin neden yalnızca jeologları ilgilendirmediği açık.

Çin’in Tianjin kenti, Bangkok, Ho Chi Minh City ve ABD’deki bazı kentler de zemin çökmesi ve taşkın tehlikesinin birlikte değerlendirilmesi gereken yerler arasında. Her kentin jeolojisi ve su yönetimi farklı olsa da ortak ders aynı: Yeraltındaki değişimi zamanında fark etmek, hasar meydana geldikten sonra onarım yapmaktan daha ucuz olabilir.

İstanbul’un altında ne oluyor?

İstanbul’u bu küresel tabloya yerleştirmek için elimizde önemli bir bilimsel dayanak var. İstanbul Teknik Üniversitesi araştırmacılarının da yer aldığı, 2018’de yayımlanan ve 1992–2017 dönemindeki uydu radar gözlemlerini inceleyen bir çalışmada, İstanbul’un bazı bölgelerinde yıllık yaklaşık 5–15 milimetre arasında değişen zemin çökmesi ölçüldü. Araştırmacılar özellikle Haramidere vadisi çevresinde, Ayamama Deresi boyunca ve bazı kıyı bölgelerinde zemin hareketleri belirledi.

Ayamama Deresi çevresinde 1992’den itibaren yılda yaklaşık 10 milimetreye ulaşan çökme ölçümleri raporlandı. Çalışma, dere sisteminin iyileştirilmesinin ardından bu hareketin bazı bölgelerde zamanla yavaşladığını da ortaya koydu. Kıyıdaki bazı hareketler ise dolgu alanlarıyla ilişkilendirildi. Bu bulgular, İstanbul’da zeminin her yerde aynı şekilde davrandığı ya da bütün kentte tek bir çökme mekanizmasının bulunduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine, kentin zemin hareketlerinin yerel jeolojiye, insan faaliyetlerine ve altyapı koşullarına göre değişebildiğini gösteriyor.

İstanbul açısından önemli soru şu: Bu zemin hareketleri, aşırı yağışların etkileriyle nerelerde kesişiyor? Bir dere yatağının çevresindeki zemin hareketi, drenaj kapasitesinin yetersizliği ve yoğun yapılaşma aynı bölgede buluştuğunda, suyun akışı ve tahliyesi daha karmaşık bir hâle gelebilir. Ancak belirli bir sel olayında zemin çökmesinin ne kadar etkili olduğunu söyleyebilmek için o bölgeye ait güncel ölçümler ve hidrolik analizler gerekiyor.

İstanbul’un bir başka gerçeği de kıyı kenti olması. Marmara Denizi’ne ve Boğaz’a uzanan kıyılar, limanlar, sahil yolları, dolgu alanları, yerleşimler ve kritik altyapılar farklı risklerle karşı karşıya. Deniz seviyesindeki yükseliş, kıyı taşkınları ve zemin hareketleri aynı bölgede kesiştiğinde, yalnızca konutlar değil; ulaşım, ticaret, enerji, haberleşme ve lojistik ağları da etkilenebilir.

İstanbul’u geleceğin sellerine hazırlamak, yalnızca daha büyük yağmur suyu kanalları yapmak anlamına gelmiyor. Hangi alanların suyu emebildiğini, hangi alanların geçirimsiz yüzeylerle kaplandığını, dere yataklarının nasıl değiştiğini ve zeminin zaman içinde nasıl hareket ettiğini birlikte değerlendirmek gerekiyor.

Zemin çökmesi tersine dönebilir mi?

Bu soruya umut veren bir yanıt, 30 Eylül 2026’da Communications Earth & Environment dergisinde yayımlanan Osaka araştırmasından geliyor.

Japonya’nın Osaka kentinde 1920’ler ile 1960’lar arasında yoğun yeraltı suyu çekimi, su seviyelerini bazı bölgelerde 30 metreye kadar düşürdü ve zeminde iki metreden fazla kümülatif çökme meydana geldi. Bunun ardından uygulanan sıkı yeraltı suyu düzenlemeleriyle su seviyeleri uzun yıllar boyunca toparlanmaya başladı.

Araştırmacılar, 44 izleme kuyusundan alınan uzun dönemli verileri uydu radar ölçümleriyle birleştirdi. Büyük Osaka bölgesinde ortalama yıllık yükselme yaklaşık dört milimetreye ulaşırken, bazı yerlerde yılda 12 milimetreye varan yükselme ölçüldü. Daha da ilginci, yükselme rastgele dağılmıyordu. Yeraltı suyu seviyesinin daha hızlı yükseldiği alanlarda zemin de daha hızlı yükseliyordu.

Araştırma, fay hatlarının yeraltındaki suyun yatay hareketini kısmen engelleyerek bazı bölgelerde su basıncının daha hızlı toparlanmasına yol açabildiğini ortaya koydu. Böylece yeraltı suyu sistemindeki değişimler, zeminin nerede ve ne hızla yükseldiğini etkileyebiliyordu.

Ancak burada önemli bir ayrıntı var: Zemin çökmesinin tamamı geri döndürülebilir değil. Yeraltındaki bazı tabakalar aşırı su çekimi nedeniyle kalıcı olarak sıkışabiliyor. Su seviyesi yeniden yükseldiğinde elastik biçimde toparlanabilen bölümler olsa da eski yüksekliğe tamamen dönmek mümkün olmayabilir. Osaka çalışmasının asıl mesajı, her şehrin yeniden yükseleceği değil; yeraltı suyunun dikkatli yönetilmesinin çökme hızını azaltabileceği ve bazı bölgelerde yükselmeye imkân tanıyabileceği.

Bu sonuç, kentlerin su politikaları için önemli. Yeraltı suyu yalnızca kuraklıkta başvurulacak bir rezerv değil; zeminin davranışını da etkileyen stratejik bir doğal varlık. Su yönetimi, jeoloji ve şehir planlaması birbirinden ayrı ele alındığında, kentler kendi ayaklarının altındaki değişimi gözden kaçırabiliyor.

Bir selin maliyeti, yağmur dindikten sonra da devam ediyor

Afetlerin ekonomik maliyetini hesaplarken çoğu zaman su basan evlere, zarar gören araçlara ve onarılan yollara bakıyoruz. Oysa daha büyük maliyet, ekonomik hayatın kesintiye uğramasında saklı.

Bir alt geçit kapandığında ulaşım ağı aksıyor. Bir depo su altında kaldığında tedarik zinciri bozuluyor. Bir iş yeri günlerce kapalı kaldığında gelir kaybı yaşanıyor. Su ve kanalizasyon hatları zarar gördüğünde halk sağlığı riski doğuyor. Raylı sistemlerin, yolların veya binaların zemin hareketleri nedeniyle sürekli onarım istemesi ise kamu bütçelerine yıllarca yayılan bir yük oluşturabiliyor.

Dünya Bankasının Jakarta için aktardığı 2007 seli verileri bu açıdan öğretici: Doğrudan fiziksel zararların yaklaşık dört katı büyüklüğünde ekonomik faaliyet kaybı hesaplandı. Mexico City araştırması ise zemin çökmesinin risk altındaki gayrimenkul değerini milyarlarca dolar düzeyinde gösterebildiğini ortaya koydu. Bunlar farklı yöntemlerle hazırlanmış, doğrudan birbirleriyle kıyaslanamayacak ölçümler; ancak her ikisi de görünmeyen risklerin ekonomik açıdan büyük sonuçlar yaratabildiğini gösteriyor.

İstanbul için aynı yöntemle hazırlanmış güncel ve kapsamlı bir zemin çökmesi ekonomik kayıp hesabı olmadan, kentin bu nedenle ne kadar para kaybettiğine ilişkin kesin bir rakam vermek doğru olmaz. Fakat İstanbul’un nüfusu, yapı stoku, ulaşım ağı, limanları, ticari faaliyetleri ve kritik altyapıları düşünüldüğünde, riskin yalnızca birkaç mahallenin meselesi olmadığı açık.

Asıl ekonomik soru, bir afetin ardından ne kadar harcayacağımız değil; hangi önlemlerle gelecekteki zararı azaltabileceğimiz. Uydu radarlarıyla zemin hareketlerini izlemek, yeraltı suyu seviyelerini ölçmek, yağmur suyu altyapısını güçlendirmek, dere koridorlarını açık tutmak ve yapılaşma kararlarını bilimsel verilerle ilişkilendirmek, afet yönetiminin temel araçları arasında olmalı.

İstanbul için görünmeyen bir erken uyarı sistemi

Uydu teknolojisi bugün kentlerin zemininde meydana gelen milimetre ölçeğindeki hareketleri takip edebiliyor. InSAR adı verilen radar yöntemi, aynı bölgenin farklı zamanlarda alınmış uydu görüntülerini karşılaştırarak yüzeyin hareketini ortaya koyuyor. Yeraltı suyu ölçümleri, jeolojik haritalar ve yer istasyonlarından alınan verilerle birleştirildiğinde, riskli bölgelerin daha ayrıntılı biçimde belirlenmesi mümkün oluyor.

İstanbul’da bu sistemlerin sürekli ve düzenli biçimde kullanılması, zemin çökmesiyle ilgili risklerin yalnızca geçmiş araştırmalarda kalmaması açısından önemli. Ölçümler, hangi bölgelerde hareketin sürdüğünü, hangi bölgelerde yavaşladığını ve nerelerde daha ayrıntılı inceleme gerektiğini gösterebilir. Bu verilerin yağış, dere debisi, yeraltı suyu seviyesi ve altyapı kapasitesiyle birlikte değerlendirilmesi, kentsel risk yönetimini güçlendirebilir.

Bunun yanında kentlerin suyu mümkün olduğunca toprağa kazandırması gerekiyor. Geçirimsiz yüzeylerin azaltılması, yağmur bahçeleri, geçirgen kaldırımlar, yeşil alanlar, uygun bölgelerde taşkın parkları ve suyu geçici olarak tutabilen açık alanlar, yağışın tamamının aynı anda kanalizasyon sistemine yüklenmesini önlemeye yardımcı olabilir. Bu çözümler her yerde aynı biçimde uygulanamaz; zemin özellikleri, kirlenme riski, yeraltı suyu koşulları ve altyapı kapasitesi dikkate alınmalıdır.

Dere yataklarının korunması da yalnızca çevresel bir tercih değil, kentsel güvenlik meselesidir. Dereyi daraltmak, suyun doğal hareket alanını azaltmak ve çevresini yoğun yapılaşmayla kaplamak, şiddetli yağışlarda suyun güvenli biçimde akmasını zorlaştırabilir. Aynı şekilde, kıyı planlaması yapılırken deniz seviyesindeki yükseliş ile yerel zemin hareketlerinin birlikte değerlendirilmesi gerekir.

Bütün bunlar, İstanbul’un sellerini tek başına çözecek sihirli bir reçete değil. Fakat bir kenti yalnızca yağmur yağarken değil, yağmurdan önce ve sonra da yönetmenin araçları.

Velhasıl: Şehirleri yalnızca yağmur değil, yanlış su yönetimi de batırıyor

İstanbul’da yaşanan seller, iklim krizinin kent yaşamına etkisini gözler önüne seriyor. Dünyanın batan şehirleri ise başka bir gerçeği hatırlatıyor: Kentlerin geleceği yalnızca gökyüzünde olup bitenlere değil, ayaklarımızın altındaki zemine de bağlı.

Jakarta’da yeraltı suyunun aşırı çekilmesiyle büyüyen çökme riski, Mexico City’de milyarlarca dolarlık mülk değerinin tehlikeye girmesi, Osaka’da su yönetimiyle zeminin bazı bölgelerde yeniden yükselmesi ve İstanbul’da uydu ölçümleriyle belirlenen yerel zemin hareketleri aynı büyük hikâyenin farklı bölümleri.

Bu hikâyenin merkezinde su var. Ne zaman, nerede, ne kadar yağdığı kadar; nereden çekildiği, nereye aktığı, ne kadarının toprağa sızabildiği ve nasıl yönetildiği de önemli.

Şehirleri yalnızca daha yüksek duvarlarla, daha büyük pompalarla ve daha derin kanallarla korumaya çalışmak yeterli değil. Önce zemini tanımak, suyun doğal yollarını korumak ve kentin büyümesini bilimsel verilerle yönetmek gerekiyor.

Velhasıl, bir şehrin geleceği yalnızca gökyüzünden ne kadar yağmur düştüğüyle değil, o şehrin toprağının suyu nasıl karşıladığıyla da belirleniyor. İstanbul’un yarınını korumak istiyorsak, yağmurun altında kalan sokaklara bakarken ayaklarımızın altındaki dünyayı da ölçmeye başlamalıyız.

REKLAM ALANI