Denizle Aramıza Ne Girdi
Geçen hafta İspanya’nın kuzeyinde bir plajda oturuyordum.
Önümde Atlantik Okyanusu’nun serin suları, yanımda kumdan kaleler yapan çocuklar, biraz ileride sörf tahtasını koltuğunun altına sıkıştırmış gençler vardı. Yaşlı bir çift el ele yürüyordu. Kimse kimsenin alanını işgal etmiyor, kimse denizi sahiplenmiyordu.
O an fark ettim ki aslında baktığım şey sadece bir plaj değildi.
Bir yaşam kültürüydü.
Denizle insanların arasına ne duvarlar girmişti ne de görünmez sınırlar. Kıyı, herkesindi. Birilerinin sunduğu bir ayrıcalık değil, doğal bir hak gibiydi.
Sonra aklım Türkiye’ye gitti.
Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede büyüdük biz. Deniz türkülerimizin, şiirlerimizin, anılarımızın içinde hep vardı. Ama bazen insan düşünüyor; denizle aramıza ne zaman bu kadar mesafe girdi?
Denizi görmekle denize ulaşmak aynı şey değil.
Bir kentin gerçek zenginliği marina sayısıyla, lüks otelleriyle ya da sahil boyunca uzanan işletmeleriyle ölçülmez. Gerçek zenginlik, bir çocuğun özgürce koşabildiği kumsalda, yaşlı bir çiftin rahatça yürüyebildiği sahilde, insanların hiçbir engelle karşılaşmadan denize ulaşabildiği kıyılarda saklıdır.
İspanya’da dikkatimi çeken şeylerden biri de buydu.
İnsanlar denizi tüketmiyor, onunla birlikte yaşıyor.
Belki de sürdürülebilirlik dediğimiz şey tam olarak burada başlıyor. Doğayı kullanmak ile ona sahip çıkmak arasındaki ince çizgide…
Biz endüstri dünyasında sürekli kaynak verimliliğinden, sürdürülebilirlikten ve gelecek nesillere bırakacağımız mirastan söz ediyoruz. Oysa bazen en önemli dersleri bir fabrika salonunda değil, bir sahil yürüyüşünde öğreniyoruz.
Atlantik kıyısında otururken aklımdan geçen soru hâlâ aynı:
Denizi ne zaman seyredilen bir manzaraya dönüştürdük de onunla birlikte yaşamayı unuttuk?
Belki de geleceğe bırakacağımız en değerli miras; daha büyük binalar, daha gösterişli tesisler ya da daha kalabalık sahiller değil…
Çocuklarımızın da bizim kadar özgürce denize ulaşabileceği kıyılardır.
Çünkü deniz hepimizin.
Ve kıyılar da öyle olmalı.