Amerika’da Et Krizi Büyüyor, Küresel Düzen Yanıyor
Amerikalılar için yaz mevsimi mangal demek, et demek, aile sofraları demek. Sığır eti fiyatları son yılların en sert yükselişini yaşarken, et artık birçok aile için günlük bir gıda olmaktan çıkıp lüks tüketim ürününe dönüşmeye başladı.
Aslında yaşanan kriz sadece et fiyatlarındaki artıştan ibaret değil. Bu tablo, iklim değişikliğinden salgın hastalıklara, ticaret savaşlarından küresel tedarik zincirlerine kadar uzanan daha büyük bir dönüşümün işareti.
Amerika’da sığır varlığı kuraklık nedeniyle 1950’lerden bu yana en düşük seviyelere gerilemiş durumda. Buna bir de Meksika’dan yayılan kurtçuk salgını eklendi. Salgın nedeniyle sınır ötesi canlı hayvan ticareti büyük darbe aldı. Kuzey Amerika’nın birbirine bağlı hayvancılık sistemi sarsılmaya başladı.
Çünkü bugün Amerika, Kanada ve Meksika birbirinden bağımsız üç pazar değil. Otuz yıldır süren serbest ticaret anlaşmaları sayesinde tek bir et ekosistemi gibi çalışıyorlar. Bir ülkede doğan buzağı, başka bir ülkede besleniyor, kesimi üçüncü ülkede yapılıyor ve et yeniden sınırları geçerek tüketiciye ulaşıyor. Bu nedenle sınırdaki küçük bir aksama bile market raflarına zam olarak yansıyor.
1994 yılında başlayan NAFTA dönemi ve ardından gelen ABD-Meksika-Kanada Anlaşması, Kuzey Amerika’yı dünyanın en entegre hayvancılık bölgelerinden biri haline getirdi. Bugün ABD’nin canlı sığır ithalatının neredeyse tamamı Kanada ve Meksika’dan geliyor. Bu düzen sadece üreticiler için değil, Amerikalı tüketiciler için de fiyatların dengelenmesini sağlıyordu.
Ancak şimdi sistem alarm veriyor.
Canlı hayvan ithalatındaki düşüş yüzde ellileri aşmış durumda. Meksika’dan gelen genç sığır sayısındaki gerileme ise çok daha dramatik. Salgın hastalıklar ve sınır denetimleri arzı daraltırken, ticaret müzakereleri üzerindeki belirsizlik piyasaları daha da tedirgin ediyor.
Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde imzalanan ABD-Meksika-Kanada Anlaşması yeniden masada. Trump, anlaşmadan tamamen çekilme ihtimalini gündeme getirerek yeni bir belirsizlik yarattı. Eğer böyle bir senaryo gerçekleşirse, Kuzey Amerika’nın ortak et pazarı parçalanabilir.
Bu durumda Kanada ve Meksika kendi gümrük vergilerini uygulayabilir. Yeni bürokratik süreçler, kotalar ve denetimler ticareti yavaşlatabilir. Hayvanların üretim sürecinde birden fazla kez sınır geçtiği düşünüldüğünde birkaç günlük gecikme bile maliyetleri katlayabilir.
Sonuçta faturayı yine tüketici ödeyecek.
Aslında burada sadece et fiyatlarından söz etmiyoruz. Gıda güvenliği artık sadece tarımsal üretimle ilgili değil. Jeopolitik, ticaret, iklim ve biyogüvenlik meseleleri mutfağa kadar girmiş durumda.
Amerikalı çiftçiler de bunun farkında. Çünkü dış pazarlara erişim kaybedildiğinde neler yaşanabileceğini en iyi onlar biliyor. Çin’in alımlarını azaltması sonrasında soya üreticilerinin yaşadığı kriz hâlâ hafızalarda tazeliğini koruyor.
Bir zamanlar sınırsız görünen küresel gıda sistemi artık çatırdıyor. İklim değişiyor, hastalıklar artıyor, ticaret savaşları derinleşiyor. Dünyanın en büyük ekonomisi bile et arzını korumakta zorlanıyorsa, gıda güvenliğinin artık yalnızca üretmekle değil, aynı zamanda ticaret ağlarını, biyogüvenliği ve uluslararası ilişkileri yönetebilmekle ilgili olduğu ortaya çıkıyor.
Velhasıl Amerika’da mangal sezonu başladı ama sofradaki en büyük mesele köftenin pişip pişmeyeceği değil. Asıl soru şu: Küresel gıda sistemi, iklim krizinin, salgınların ve jeopolitik gerilimlerin aynı anda yükünü ne kadar daha taşıyabilecek? Çünkü görünen o ki gelecek yıllarda etin fiyatını sadece çiftçiler değil, siyasetçiler, sınırlar, hastalıklar ve iklim birlikte belirleyecek.